Oktay Erol

“Yurttaş”, politikacıyı öykünür!


Oktay Erol
14 Ekim 2021 Perşembe 08:57

Dilimize Fransızcadan geçen, yazımı konusunda yanlışlar da yapılan, kimi zaman “tolerans”, kimi zaman “tölerans” harfleriyle yazılan sözcüğün dilimizdeki karşılığı “hoşgörü”…

Gerek yazımında, gerekse söylenmesinde zorlanılmayacak bir sözcük…

Yabancı sözcüklere karşılık bulunmasını bu nedenle isterim.

Avrupa dillerinden daha çok, dilimize pelesenk olmuş/ sözde “bizleşmiş” Arapça, Farsça, Osmanlıca şeklinde isimlendirilen sözcüklerin de, dilimize uygun sözcükleri olmasını isterim.

“Başarı” anlamına gelen sözcük “muvaffak” mı, “muaffak” mı?

Tanıdığım, anlatımını dinlediğim “en güzel” Türkçe kullanan politikacı kuşkusuz Bülent Ecevit’ti…

Seksen öncesinin gerek parti tüzüğünün, gerekse parti programının “güzel Türkçe ile” donanmış olduğunu görürsünüz; bugün parti sözcülerinin konuşmalarından anladığım kadarıyla “öyle” olabileceğini sanmıyorum!

Bugün “iktidar” milletvekillerin bırakın; muhalefetin vekillerinden bile Türkçeyi ayaklar altına alan, dili yabancılaştırmayı erekleyen,bir sürü konuşmalar, yazışmalar, paylaşımlar yaptığını ortaya çıkarmak olası…

Onun için Fransızca “tolerans” yerine, “hoşgörü” demeyi yeğleyeceğim…

***

Hoşgörü, arama motorlarına sorduğunuzda, yine Türkçe olmayan/ ancak kimi katmanlarda “ısrarla” kullanılan “müsamaha, tahammül” gibi sözcüklerle açıklanmaya çalışılsa da, “katlanma, görmezden gelme, göz yumma, yargılarında özgür bırakma” biçimde de açıklanabiliyor.

Buradaki “katlanma, görmezden gelme, yargılarında özgür bırakma” gibi açıklamalar, içerisinde “suçlama/ can yakıcı” bir anlayış barındıran tutumdan daha çok/ söylenenleri dinleme, anlama, sözü kesmeme anlamında değerlendirilebilir.

İnsanın “her düşünceye” saygı duyması gerektiği gibi bir yaklaşım içerisinde değilim, ancak “her düşüncenin” dinlenmesi/ bilinmesi/ tanınması gerektiğine inanırım!

Karşıda konuşanın ne söylediğini bilmeden, yaşananlara yaklaşımını duymadan, nasıl bir çözüm önerdiğini açıklamadan “kimin/ne” demeye sözü olabilir?

“Söylenenler” dinlenir, yaşamına dokunan kırıntılar varsa benimsenir, üstelik denilenlere “saygı” duyuyorsa karşısında şapka da çıkarılır!

Yok,eğer “söylenenlerin” dinlenmesine karşın yaşamına dokunan izler taşımıyorsa, bir de “yaşamının” yok sayılması öne çıkmışsa, “saygı” duymak bir yana “tepki” göstermesi zorunludur!

Bunların her biri “hoşgörü” sınırları içerisinde çok güzeldir.

***

Geçtiğimiz hafta bir dizi açılış için Adana’ya gelen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Adana için güzel sözler söylediği gibi, tüm dünyada nasıl “bir şey” olduğu üzerine arama motorlarında yüzlerce “bilgi” olan “sahra hastanesi” konusuna değindiğinde üzülenlerdenim!

“Doğal yıkım ya da savaş dönemlerinde, artan sağlık gereksinmelerini karşılamak için, geçici olarak kurulan hastanelerdir” diye tanımlanır; öyledir de!

Şunu da düşünenlerdenim:

Corona virüsün, ülkemizde görüldüğü ilk günlerde, salt “bulaşı taşıyıcılar” sahra hastanelerinde gözetim altına alınmış olsalardı, hükümetle tüm yerel yönetimler eşgüdüm içerisinde çalışmış olsaydı; kanımca ne bu denli “kapanmaya” gidilecekti, ne bu denli piyasa daralacaktı, ne de bu denli bugünkü karmaşalar yaşanacaktı…

Bir diğer konu da…

Adana Anakent Belediye Başkanı Zeydan Karalar’ın, gelişi sırasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı karşılaması, parti içerisinde “küçük” sızlanmalara neden olmuş!

Neden gidilmiş, neden karşılanmış gibi sorular… Öyle ya, Hüseyin Sözlü gibi önce “geldiği gider” demeliydi, şimdi de aynı bağlaşım (=ittifak) içinde olmalıydı!

Her ne denli “siyasi” yanını/ söylemini yanlış bulsak da, bu yurdun “halkının başkanı” özelliğini taşıyordu! Geldiğinde karşılama yapılmalıydı, kent içerisinde gerekli kolaylıklar sağlanmalıydı, varsa anlatılacak sorunlar karşısına çıkılıp söylenmeliydi…

Öyle de oldu… Başkan Karalar, Anakent Belediyesi’nin Ekim ayı oturumunda yaptığı konuşmada, Hafif Raylı Sistem Projesi’nin Ulaştırma Bakanlığı’na devredilmesi, ikinci bölümünün yapılması konusunda Cumhurbaşkanı’nın bilgisi olmadığını, bu konuda bilgilendirdiğini, söyledi.

Birinin konuyu anlatması kadar, karşısında bulunanın da söylenenleri dinlemesi; hoşgörü, dediğim olay bu…

***

İşin bundan sonrası ne olur, diye düşünmüyorum!

Önemli olan karşılıklı oturabilmek, sorunları/ eksikleri konuşabilmek…

Hoşgörünün yanına duygudaşlığı da (=empati) koyduğumuzda “anlamsız” ne kalır ki?

Yaklaşan kış aylarında halkın büyük çoğunluğunun ısınma sorunu nedeniyle zorlanacağını, boğazından artırmadıkça ısınamayacağını, doymayınca yaşamını sürdüremeyeceğini/ sağlıklı olamayacağını/ bağışıklık sistemini güçlendiremeyeceğini anlamak/ anlatabilmek…

“Hoşgörü” ya da “duygudaşlık” sözcükleri her şeyi öylesine yalın, öylesine açık anlatıyor ki…

Üstünde “şapkası” var mı, bir yanına “uzatma” konulacak mı, eksik “harf” kuşkusu gibi hiçbir ikircik içermiyor.

“Hoşgörü” ile “duygudaşlığın”, topluma “erdem” kazandıracak ana etmenlerden olduğunu düşünmekle birlikte, “yurttaşın” politikacıların ağzından çıkan sözü/ yüzündeki mimiği/ eliyle yaptığı imi öykündüğünün bilinmesi gerektiğini düşünüyorum…

131021

 

 

 


YORUMLAR
Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık